Dosya: 2025'in filmleri
- Zekican Sarısoy

- Dec 30, 2025
- 7 min read
Updated: Dec 30, 2025
Bir yıl sonu daha geldi. Sinema ve medya sektöründen sevdiğimiz isimlere sorduk. Bu koleksiyonda 13 isim var: Burcu Melekoğlu, Can Merdan Doğan, Ceylan Özgün Özçelik, Didem Ellialtı, Ece Vitrinel, Emre Eminoğlu, Enes Kudu, Harun Kubat, Lara Özlen, Nil Kural, Özge Güler Gönenç, Tuba Büdüş, Zekican Sarısoy.
Katılımcılar yıl içinde izledikleri ve tutuldukları, onları ötesinden gerisinden fena yakalayan ama bir yandan değinmezsem olmaz dedikleri, kısacası unutamadıkları kadın karakterleri, kuir hikayeleri, şahane feminist twistleri ya da kuir mücadeleyi merkezine alan işleri köşelerine taşıyor. Çokça izlediğimiz ve üzerine düşündüğümüz bir sene olması dileğiyle. 🎄

Burcu Meleoğlu - Yönetmen
Lesbian Space Princess (Emma Hough Hobbs/Leela Varghese, Avustralya, 2025)
Bu yıl izlerken yüzümde gülümseme bırakan filmlerden biri “Lesbian Space Princess” oldu. Animasyon formu, hikâye anlatımına özgürlük alanı açıyor; duygular büyüyor, kaygılar saklanmıyor, kırılganlık olduğu haliyle kalabiliyor. Film, bitmiş bir ilişkiye tutunan arzu, ait olamama ve sürekli yetersiz hissetme hali gibi maalesef çok tanıdık olan kuir duyguları, ağırlıklarını hissettirmeden taşıyor. Estetiği ise bana “She-Ra and the Princesses of Power”ın açtığı yolu hatırlattı. Kuirliği bir meseleye dönüştürmeden, utanmadan, eğlencenin ve duygunun içine yerleştirmesi, “absürt bir lezbiyen uzay masalına gerçekten ihtiyacımız varmış” dedirtti.
Can Merdan Doğan - Yönetmen
Düşüşün Tınısı (Mascha Schilinski, Almanya, 2025)
Bu yıl en sevdiğim değil ama en çok etkilendiğim filmlerden biri Mascha Schilinski’nin In die Sonne Schauen’ı oldu. Sinemadan çıktığımda sanki karnıma bir yumruk yemiştim. Bir süre “Film bana ne yaptı?” diye düşündüm. Hayatımın en zor seyir deneyimlerinden biriydi. Zamanla filmi sindirdikçe, karşılaştığım şeyin kuir bir film olduğuna karar verdim. Ortada bir güçlenme hikâyesi yoktu; kırılganlık melodramatize edilmiyordu. Filmin bakışla kurduğu ilişki, travmaya eril olmayan bir yerden yaklaşmasıyla politikti. Karakterleri ve arzuyu tanımlamayı reddetmesi, seyircinin kategorize etme ihtiyacını boşa düşürmesi ve kendi özgürlüğünü ısrarla koruması beni derinden etkiledi. Ve o soundtrack, o şarkı…
Ceylan Özgün Özçelik - Yönetmen
Düşüşün Tınısı (Mascha Schilinski, Almanya, 2025)
“Acı dinmez. Yankılanır.” Sound of Falling izlerken sadece acı değil, tanımlayabildiğimiz ve tanımlayamadığımız duygularımız 150 dakika boyunca birlikte yankılanıyor. Bu yüzyılın farklı dönemlerinde, aynı mekânda yaşamış dört kadının hafızasına ortak oluyoruz. Filmi eşsiz kılan; bu ortaklık deneyiminin zenginliği. Ana karakterler, ailelerindeki kadınların ve birbirlerinin hafızasına dahil olup onların yüklerini de taşıyor. Seyirci olarak benim çocukluğum ve ailemdeki kadınların zihnime kazınan geçmişleri yönetmenin imgeleriyle konuşuyor. Schilinski; kurgusundan ses bandına interaktif ve kolektif bir anılar labirenti yaratıyor. Tek bir konuya, bir olay örgüsüne hapsedilemeyecek kadar özel bir şey vaat ediyor: Saf sinema.
Didem Ellialtı - Yapımcı ve oyuncu
Aydınlık Hayallerimiz (Payal Kapadia, Fransa/Hindistan/Hollanda, 2024)
All We Imagine as Light, beni yüksek sesle değil, fısıltıyla çağıran filmlerden biri oldu. İlk anda değil; zamanla, içime yerleşerek. Bir kadın olarak, ama özellikle bir oyuncu ve yapımcı olarak, bu filmin bana dokunduğu yer hikâyesinden çok bakışıydı. Kameranın neye değil, neye bakmamayı seçtiği… Ve o boşluklarda kadınların sessiz varoluşunun ne kadar güçlü bir dile dönüştüğü. Bu filmde kadınlar anlatılmıyor; orada bulunuyorlar. Ne dramatize ediliyorlar ne de açıklanıyorlar. Hayatın içinde, ışığın altında, bazen karanlığın kıyısında… Bir sahnede, bir kadın sadece pencereden dışarı bakıyor. Uzun bir an boyunca hiçbir şey olmuyor. Ama o “olmayan” şeyin içinde, yılların yorgunluğu, ertelenmiş arzular ve söylenmemiş cümleler var. Kamera acele etmiyor. Onu kurtarmaya çalışmıyor. Sadece yanında duruyor.
Kadın deneyiminin çoğu zaman görünmez kalan katmanları bu filmde sabırla tutulmuş. Beklemek, susmak, içinden geçen ama dile gelmeyen düşünceler… Bunlar sinemada genellikle “boşluk” olarak görülür. Oysa film bana şunu hissettirdi: Boşluk, kadının en dolu hâlidir. Bir başka sahnede, iki kadın yan yana yürüyor. Konuşmuyorlar. Aralarındaki mesafe ne yakın ne uzak. Ama o sessizlikte bir ortaklık var. Sözcüklere ihtiyaç duymayan bir anlayış. Bir oyuncu olarak bu sahne bana şunu hatırlattı: En zor oynanan duygu, dile gelmeyendir. Ve belki de en gerçek olanı. Bir yapımcı olarak ise bu filmin cesareti beni etkiledi. Hikâyesini hızlandırmama, seyirciyi yönlendirmeme, duyguyu zorlamama cesareti. Bugünün sinema endüstrisinde nadir rastlanan bir güven bu. Kadına, seyirciye, zamana duyulan bir güven. Bu film bana şunu sordurdu: “Biz neden hep açıklamak zorundayız? Neden her duygunun altını çiziyoruz?”
Belki de beni en çok çeken şey, filmin kadınlara bir cevap vermemesi. Çünkü kadın olmak çoğu zaman cevap değil, süreçtir. Bitmeyen bir iç monolog, tamamlanmayan bir cümle, yarım kalan bir bakış… Film bunu olduğu gibi kabul ediyor. Ve ben, kendi içimde yıllardır taşıdığım ama adını koyamadığım duygularla bu yüzden bağ kurdum. Bir sinemacı olarak bu film bana şunu hissettirdi: Sahnede en güçlü an, repliğin olmadığı andır. Gerçek etki, kontrol etmekten vazgeçtiğinde gelir. All We Imagine as Light beni etkiledi çünkü bana kadın olmanın sinemadaki en dürüst hâlini gösterdi: Gösterişsiz, sessiz, dirençli ve ışığı kendi içinde taşıyan. Ve belki de bu yüzden, bu film bana “izlenmiş” değil, yaşanmış gibi geliyor.
Ece Vitriniel - Akademisyen
Neredeyse Kesinlikle Yanlış (Cansu Baydar, Türkiye, 2024)
Suriye’deki savaştan kaçan, küçük erkek kardeşinin sorumluluğunu da almak zorunda kalmış, Dolapdere’de tırnak tasarımı yaparak geçinmeye çalışan genç bir kadının hikâyesini izleyeceğinizi bildiğinizde o hikâyeye dair bir ton ve bir akış beliriyor zihninizde. Oysa Neredeyse Kesinlikle Yanlış’ın Hanna ile hareket eden akışkan kamerası Suriyeli’ye benzememesi bir iltifatmış gibi sunulduğunda da Suriyeliliği ile sınandığında da acılı göçmen kimliğine hapsolmayan, kendi bedenine ve arzularına sahip çıkan bir kadının portresini çiziyor ustalıkla. Kardeşinin düşen dişi kadar kendi sınırlarına da hâkim bir kadın. Ayakları sapasağlam yerde, hayalleri masmavi gökte. Mutluluk illa Almanya’ya gitmek değil, bazen sadece yenilen bir dürüm döner ve neşe her zaman bir direniş.
Emre Eminoğlu - Sinema yazarı
A Nice Indian Boy (Roshan Sethi, ABD, 2024)
A Nice Indian Boy’un sıra dışı, özgün, sürprizli ya da yaratıcı bir hikayesi yok. Fakat daha önce heteroseksüel ya da farklı kültürlere ait versiyonlarını defalarca izlediğimiz bir hikayeyi alıp, Hint kültürüne ve kuir bir çifte ait hâle getirmesiyle farklı bir şey yapıyor ve bu formülü yürek ısıtan, samimi bir şekilde kuruyor. Hindistan kökenli Kanadalı yönetmen Roshan Sethi’nin tiyatro sahnelerinden uyarlanan filmi, başrolleri iki açık eşcinsel oyuncuya Karan Soni ile Jonathan Groff’a emanet ediyor. Eşcinsel kimliğiyle ailesine açık olsa da nişanlısının beyaz bir Amerikalı olduğunu Hindistan kökenli ailesinden gizleyen Naveen’in endişeleri, kaçınılmaz tanışma gerçekleştiğinde ve ilişkisini derinden etkilediğinde artıyor. Hint kültürüne ve kuir ilişkilere dair stereotiplerden mümkün olduğunca uzak duran hikayesiyle ve etkileyici, zevkli görselliğiyle yılın nitelikli bağımsızlarından biri olarak kalacağı kesin.
Enes Kudu - İçerik Üretici
The Ice Tower (Lucile Hadžihalilović, Fransa/Almanya, 2025)
Jeanne adında genç bir yetim kız, evinden kaçarak bir film setine sığınır. Orada Hans Christian Andersen’in The Snow Queen (Karlar Kraliçesi) masalını çeken bir filmin setinde başrol oyuncusu Cristina (Marion Cotillard)’ın çekiciliğine kendini kaptırır. İkisi arasında büyüleyici ve tehlikeli bir bağ gelişir. Hipnotik atmosferiyle görsel olarak etkileyici bir anlatı zemini sunan film, masalsı motiflerin etrafında arzu ve arzulanan nesne kavramları üzerinden bilinç, kimlik, film ile gerçeklik meselelerine dair güçlü bir anlatı dünyası kurar. Lucile Hadžihalilović, The Ice Tower’da masalsı bir yakınlaşmanın izini sürer...
Harun Kubat - İçerik Üretici
Üzgünüm, Bebeğim (Eva Victor, ABD/Fransa, 2025)
2025, kayıplar, korkular ve belirsizlikler arasında, hayatın hiç durmadığını kabullenerek ayakta kalmayı öğrendiğim bir yıldı; ne tesadüftür ki sinemada da bunun içselleştirebileceğim bir karşılığını izleme imkânım oldu. Eva Victor’ın yazıp yönettiği ve başrolünde yer aldığı 'Sorry, Baby', başına gelen ''kötü bir şey'' sonrası hayatı askıya alınmış gibi duran Agnes’in hikâyesini büyük bir incelikle anlatıyor. Agnes, herkes yoluna devam ederken aynı evde, aynı şehirde ve aynı sorularla kalıyor ama devam etmekten başka bir yolu da yok. Film, yaraların gündelik hayatta taşınabildiğini; travmanın ise bedeni ve kimliği sessizce şekillendirmeyi sürdürdüğünü sade ama güçlü bir dille hatırlatıyor.
Lara Özlen - Sinema yazarı
Gündüz Apollon Gece Athena (Emine Yıldırım, Türkiye, 2024)
Bu yıl kuir filmler açısından biraz kesat geçmişe benziyor. Benim izleme listemde durumu tersine çevirebilecek herhangi bir veriye rastlamadım. Ama karanlık gündeme bir güneş gibi doğan bir ilk filmden bahsetmek isterim: Gündüz Apollon Gece Athena. Emine Yıldırım’ın yönetmeni olduğu ilk uzun metraj filmi, Side Antik Kenti’nde annesinin arafta kalan hayaletini arayan genç bir kadına (Defne) odaklanıyor. Defne kendisine yarenlik eden solcu Hüseyin, leoparları üzerinden eksik olmayan seks işçisi Nazife ve çok uzun süredir hayaletliği tescillenmiş Antik Hanım'ın hayaletleriyle bu mitolojik atmosferde annesini bulup onunla yüzleşiyor. Böylece film yolculuk, bağ kurmak ve geçmişle yüzleşmek üzerine izlemesi keyifli, mizahı ve feminist bir anlatı kurmuş oluyor.
Nil Kural - Sinema yazarı ve film programcısı
Razeh-del (Maryam Tafakory, İran/Birleşik Krallık, 2024)
İran’ın 1998-1999 arası yayımlanan ilk kadın gazetesi Zan’ın (Kadın) öyküsünü parçalı, eksiltilmiş bir anlatımla yansıtan deneme film Razeh-del, baskı altındaki kadınların özgürleşme çabalarını bir bakıma sinema dilinde arıyor. Deneme filmleriyle kendisine özgü yaratıcı bir dil geliştiren Maryam Tafakovy filmi Razeh-del’de Zan’a çekilmesi imkansız bir filmin özetini gönderen iki lise öğrencisinin mektubundan yola çıkıyor. Razeh-del, yasaklara ve olasılıklar aramaya dair çok özgün bir arşiv yolculuğu.
Özge Güler Gönenç - İletişim Uzmanı
Hamnet (Chloé Zhao, Birleşik Krallık/ABD, 2025)
Agnes doğayla konuşuyor, rüzgârı dinliyor, dünyaya kuşların, arıların, ağaçların gözünden bakıyor. Bakmakla yetinmiyor, ötesini görüyor, hayatı sezgileriyle yaşıyor. Ona çizilen sınırları, uyulması beklenen kalıpları baştan reddediyor. Duyguları içinden dolup taşıyor, sevgisini ve merhametini nereye koyacağını bilemiyor. Olabilecek en büyük acılardan biriyle yüz yüze geldiğinde ise kederi ve yası doğayla bir olup yüreğine geri doluyor. Her şeyi gören ve sezen Agnes, acısının ruhunu kendisinden bile daha iyi okuduğu Will’de neden yankılanmadığını ise anlayamıyor. Maggie O’Farrell’ın, edebiyatın en çok yorumlanan trajedilerinden birinin oluşum sürecini kendi hayal dünyasında kurgularken yarattığı incelikli, masalsı anlatım, Chloé Zhao’nun kurduğu dünyada da neredeyse birebir karşılık buluyor. Hikâyeleri Will’in satırlarından sonsuzluğa akarken, Agnes doğasına, özüne ve özgürlüğüne yeniden kavuşuyor.
Tuba Büdüş - Sinema yazarı
Düşüşün Tınısı (Mascha Schilinski, Almanya, 2025)
Sound of Falling, 2025’te izlediğim filmler arasında en kalıcı iz bırakan yapım oldu. Aynı
aileden dört kuşak kadının hikâyesini tek bir mekânda iç içe geçirirken, kadınlığı bireysel
deneyimlerin ötesinde kolektif bir hafıza olarak ele alıyor. Doğrusal olmayan zaman
kullanımı, kuşaklar boyunca tekrar eden yas, arzu ve suçluluk duygularını birbirine
bağlayarak patriyarkanın kadın bedeninde nasıl süreklilik kazandığını görünür kılıyor.
Filmi benim için özel kılan, kadın deneyimini bir temsil meselesi değil, yaşayan ve devreden bir ortaklık olarak kurması. Sessizlik, bakış ve boşlukla ilerleyen anlatı, seyirciyi pasif bir konumda bırakmıyor; tanıklığın etik yükünü hissettiriyor. Travmayı teşhir etmeden, merhameti romantize etmeden anlatabilen bu sinema diliyle yıl boyunca zihnimde en çok yankılanan filmlerden biri olarak kaldı.
Zekican Sarısoy - Sinema ve sanat yazarı, İletişim uzmanı
Geber Aşkım (Lynne Ramsay, ABD/Birleşik Krallık, 2025)
Film bedenin taşıdığı acının nasıl görünür kılınabileceğine dair çok düşündürdü. Ramsay’in kamerası, karakterin iç dünyasındaki şiddeti ve çelişkiyi en küçük jestlere kadar hissettiriyor. Aman Allahım! Sınırda annelik, yeni doğmuş bir bebek, neşe, acı, yas, var olabilme ve bütün bunları aynı kapta karıştırmaca. Kesinlikle yılın en iyi filmlerinden birisi. Bütün oluru, olmazıyla kabulümdür.
Film boyunca yalnızca bir kadın hikâyesi değil, aynı zamanda toplumsal baskıların yarattığı boğucu atmosferi de izliyoruz. Benim için en çarpıcı olan, doğa ile kurulan ilişkideki o yabancılaşma hissiydi; sanki çevre de karakterin yalnızlığını bir yandan çoğaltır oldu. Yani karakterin attığı her adım boğucu bir ritüele dönüştü. Film, melodrama düşmeden yoğun bir duygusal alan yaratıyor. Ki düşme anları çoktu. Sessizlik anları, oyyy! Kelimelerden daha ağır bir biçimde içsel çığlığı dışarı taşıyor. Jennifer Lawrence ile birlikte çığlık atasım geldi zaman zaman. İzlerken “anne” olmanın, “eş” olmanın ve “kadın” olmanın nasıl farklı yükler bindirdiğini sürekli düşündüm. Ramsay, hiçbir şeyi açıklamadan hissettirmeyi başaran bir yönetmen. Duyduğum büyük sevginin merkezinde bu var sanırım. Onun sinemasına girdiğim an izleme deneyimim çok kişisel, başka bir şey oluyor. Ve hâlâ benimle yaşıyor. Film, hem bedensel hem de ruhsal bir çöküşün kaydını tuttu bir yandan. Ve bunu ne mümkündür ki bir bitiş ve bir başlangıç olarak asla yaşatmadı. Çok yaşa Lynne Ramsay.
💌

Comments